Yazarak Düşünmek: Kafanın İçindeki Karmaşayı Çözmek
Bir sorunu kafada döndürmekle kâğıda dökmek arasında büyük bir fark var. Yazmanın düşünceyi nasıl netleştirdiğine dair pratik bir bakış.
Selin Karaca 4 dk okuma
Kafası karışan insanlara verilen en eski tavsiyelerden biri "otur ve yaz" tavsiyesidir. Kulağa fazla basit geldiği için çoğu kişi denemeden geçer; yazmayı ya edebi bir uğraş ya da okul ödevi sayar. Oysa yazmanın burada kastedilen hâli, güzel cümle kurmakla ilgili değildir. Amaç, zihinde bulanık biçimde dönen düşünceyi dışarıya çıkarıp ona bakabilmektir. Düşünmek ile yazarak düşünmek arasındaki fark, bir şeyi hatırlamaya çalışmakla onu masaya koyup incelemek arasındaki fark kadar büyüktür.
Kafanın içi neden iyi bir çalışma alanı değil
Zihinde aynı anda tutulabilen bilgi miktarı sanılandan çok azdır. Bir sorunu düşünürken üç dört unsuru yan yana getirdiğinizde, beşincisini eklediğiniz anda ilki kayar. Bu yüzden karmaşık meseleler kafada döndürüldüğünde ilerlemez, sadece tekrar eder. Aynı üç cümlenin farklı sıralarla yeniden düşünülmesine "düşünmek" denir ama aslında yerinde saymaktır ve genellikle kaygıyı besler.
Yazı bu sınırı ortadan kaldırır. Yazılan cümle sabit kalır, unutulmaz, kaymaz. Böylece zihin taşıma işinden kurtulup asıl işine, yani ilişkilendirmeye ve karşılaştırmaya odaklanabilir. İkinci paragrafı yazarken birinciye bakabilmek, o iki düşünce arasındaki tutarsızlığı görmenizi sağlar; kafanızın içinde o tutarsızlık büyük ihtimalle hiç fark edilmeyecekti.
Yazmak düşünceyi bitirmeye zorlar
Zihinsel düşüncenin en aldatıcı yanı, yarım kalabilmesidir. "Bu iş yürümez çünkü…" diye başlayan bir düşünce, kafanın içinde nedenini söylemeden sonlanabilir ve yine de kesin bir yargı hissi bırakır. Yazıya döküldüğünde ise o boşluk görünür hâle gelir. Cümlenin devamını yazmak zorunda kalırsınız ve çoğu zaman devamının olmadığını fark edersiniz. Yazının en büyük katkısı budur: gerekçesiz kanaatleri açığa çıkarır.
Aynı şey duygular için de geçerlidir. "Bugün kötüyüm" cümlesi yazıldığında hemen bir soru doğurur: kötülüğün rengi ne, ne zaman başladı, hangi olayın ardından geldi. Bu sorular kafada sorulduğunda cevapsız kalır çünkü zihin hızla başka bir yere atlar. Kâğıt ise sabırlıdır; boş satır, cevabı bekler.
Farklı amaçlar, farklı yazma biçimleri
Yazmanın tek bir doğru yolu yok, ama amaca göre ayrışan birkaç biçimi var. Boşaltma yazısı, zihni doldurmuş olan her şeyin süzgeçsiz biçimde kâğıda dökülmesidir. Düzeni, imlası, mantığı önemsizdir; hatta düzeltme dürtüsüne direnmek gerekir. Bu yazının amacı okunmak değildir, dolayısıyla saklanması bile şart değildir. İşlevi, dolup taşan bir kabı boşaltmaktır ve genellikle on beş dakikada tamamlanır.
İkinci biçim, sorun çözme yazısıdır. Burada sayfanın en üstüne bir soru yazılır ve altına yalnızca o soruya dair cümleler kurulur. Dağıldığınızda soruyu yeniden okumak yeterlidir. Bu yazının verimli olması için sorunun yeterince dar olması gerekir; "hayatımı nasıl düzeltirim" sorusu hiçbir yere gitmez, "bu hafta hangi işi bırakırsam rahatlarım" sorusu gider.
Üçüncü biçim ise dönüp bakma yazısıdır. Yaşanmış bir olay, sonradan ve soğukkanlılıkla anlatılır. Anlatmanın kendisi olayı yeniden düzenler: başı, ortası ve sonu olan bir hikâyeye çevrilen deneyim, dağınık bir duygu yığını olmaktan çıkar. Sonradan yazılmış olması önemlidir; olayın tam ortasında yazmak bazen kaygıyı büyütebilir, çünkü henüz mesafe yoktur.
Sık yapılan hatalar
En yaygın hata, yazıyı okur için kurmaktır. Kimse görmeyecek olsa bile insan farkında olmadan kendini savunmaya, düzgün cümle kurmaya, tutarlı görünmeye çalışır. Bu refleks yazının işlevini bozar; savunmaya geçen bir metin hiçbir yeni şey öğretmez. Bunu kırmanın basit yolu, metnin okunmayacağını baştan kabul etmek ve gerekirse gerçekten yok etmektir.
İkinci hata düzenlilik takıntısıdır. Her gün yazma hedefi koyup üçüncü günde bırakan biri, yazmayı beceremediği sonucuna varır. Oysa bu tür yazının değeri sıklıkta değil, sıkışma anında devreye girmesindedir. Kafası karıştığında yazan biri, her sabah zorla yazan birinden daha çok yararlanır.
Üçüncü hata, yazının her şeyi çözeceğini beklemektir. Yazmak karar vermez, sadece kararı görünür kılar. Sayfayı kapattığınızda hâlâ aynı seçenekler karşınızda durur; fark, artık onları daha net görüyor olmanızdır. Bazen bu netlik sorunun çözülemeyeceğini göstermek gibi hoş olmayan bir sonuç da verir. Yine de belirsizlikle boğuşmaktansa neyin çözülemez olduğunu bilmek, zihni gözle görülür biçimde rahatlatır.
Son olarak, aracın kendisi neredeyse önemsizdir. Defter, telefon notu ya da bilgisayar arasındaki fark, yazma alışkanlığının sürüp sürmemesini belirlemez. Belirleyici olan tek şey, düşüncenin kafanın içinden çıkıp bakılabilir bir yere konmasıdır.